Alemde Şer, OĞUZ'da Er Tükenmez! Türk Yiğitleri - Blogcu



Türk Yiğitleri

2/12/2007 - YAVUZ BÜLENT BAKİLER

Yavuz Bülent Bakiler 23 Nisan 1936 yılında Sivas’ta doğdu. İlk ve orta öğrenimini Sivas'ta yaptı. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'den mezun oldu. Mezun olduktan sonra bir süreliğine Ankara Radyosu'nda çalıştı. Daha sonra Kültür Bakanlığı müsteşar yardımcısı olarak görevlendirildi. Gazetecilik, yöneticilik, avukatlık ve Sivas milletvekilliği yaptı. Hisar dergisi şairleri arasında yer aldı.

Geleneksel şiirimizin öz ve şekil özelliklerini kendi şiir potasında eriterek kişiliğine kavuştu. Şiirlerinde, Anadolu'ya, Anadolu insanına eğilmiş, onların sorunlarını yapıcı bir tavırla dile getirmiştir. Sade ve rahat bir dili, aydınlık bir üslubu vardır. Milli ve manevi değerlere bağlı kalmıştır. Bu tarafı ile, Arif Nihat Asya'nın milli havası, mistik şiirine yakın görünmektedir.

 

Eserleri: Aşık Veysel, Gidenlerin Ardından, Harman, Sözün Doğrusu 1, Sözün Doğrusu 2, Sevgi Mektupları, Türkistan Türkistan, Üsküp'ten Kosova'ya

1 YorumYorum yaz!Bağlantı

12/10/2007 - İSMET TÜMTÜRK

İsmet Tümtürk ( 1916 - 26 Şubat 1998 )

Plevne Müdafaası şehitlerinden Topçu Binbaşı Osman Şahabeddin Bey'in torunu, Serveti Fünun edebiyat akımının ünlü şairi Cenab Şahabeddin'in oğlu idi. İstanbul'daki Amarikan Kolejini 1936'da bitirdikten sonra girdiği İstanbul Hukuk Fakültesi'nden 1941'de diploma aldı. Kısa bir süre, İstanbul Erkek Lisesi'nde İngilizce hocalığı yaptı. Sonra İstanbul Belediyesi'nde müfettiş olarak çalışmaya başladı. Bu görevi 1944 yılı Mayıs Ayında Irkçılık - Turancılıt Dâvâsı olarak adlandırılan çirkinliğin mağdurları arasında yer almasına kadar yaklaşık 3 yıl devam etti. Bütün Türkçüler beraaet edip mahkeme safhası kapandıktan sonra İsmet Tümtürk, avukatlığa başladı. 1944 Irkçılık ve Turancılık Dâvâsı'ndaki duruşmalar ve savunmalar; Kür Şad yürekli 23 ülkü erinin silâhsız - vuruşmasız ihtilâli idi. İsmet Tümtürk bu beyaz ihtilâlde, hem Tüm, hem de Tam Türk olduğunu ispatlamıştır.

O artık, inandıkları Türklük ülküsü uğruna haksızlığa uğrayıp mahkemelere düşmüş Türk Milliyetçileri'nin fahrî avukatı idi. Fahrî olarak yürüttüğü başka görevler de üstlendi. Avukatlık dışındaki ilk görevi, o dönemde haftalık olarak çıkan ve önemli bir görev icra eden Orkun Dergisi'nin yazı işleri müdürlüğü idi. Resmî unvan bu idi. Fakat merhum Tümtürk, taşıma işleri dahil, yazıların toplanması, dizgiye ve baskıya verilmesi, imzalı - imzasız yazılar yazmak gibi derginin tüm yükünü üzerinde taşıyordu. Bu görevi 1950'den, derginin kapatıldığı 1952 yılına kadar sürdü.

1962 yılında yayınlanan ve çok etkili olan Haftalık Millî Yol Dergisi'nin de bütün sorumluluğu O'nun üzerinde idi. Dergi, aralıksız olarak 68 sayı yayınlandı. O tarihe kadar yayınlanan Türkçü - Milliyetçi dergiler içerisinde en çok basan ve satan, yayın hayatını en uzun süre ve istikrarlı olarak devam ettiren dergi idi. İlk sayısı 30.000 adet basılmış ve üç-beş günde tamamı satılmıştı. Bu işin sorumluluğu kadar şerefi de İsmet Tümtürk'e aittir.

1988 yılında O'nu, Yeni Orkun Dergisi'nin yazı işleri müdürlüğünde, Türkçüler Yardımlaşma derneği ile Türkçüler Derneği'nin kurucu ve yöneticileri arasında görüyoruz.

Hukuk tahsil etmiş olmakla birlikte, güçlü bir düşünür, kalemi kuvvetli bir yazardı. Vatan ve millet sevgisi, karakterinin ayrılmaz bir parçasıydı. Aynı zamanda biyoloji ve antropoloji konularına da hakkıyla vâkıftı. Geniş ufuklu, engin kültürlü bir insandı. O derecede de mütevazı idi. İngilizce dışında diğer batı dillerini de meramını anlatıp yazacak kadar biliyordu. Mantığı çok kuvvetliydi.

1985 yılında emekli oldu ve avukatlık mesleğini bıraktı.

Gerek yöneticisi olduğu ve gerekse dostlarının yayınladığı dergilere imzalı - imzasız pek çok yazılar yazdı. Bunları kitap hâline getiremedi ise de, Atsız'ın, Bozkurtların Ölümü adlı romanını İngilizce'ye çevirdi ve bastırdı. İngilizceden Türkçe'ye üç eser tercüme edip onları da bastırdı: Godfrey Lias'ın Göç adlı kitabı, Cep Zırhlısı ile Şanlı Yavuz ve Midilli isimli kitaplar...

İsmet Tümtürk, son olarak 1998 yılı başlarında, tarihçi yazar Altan Deliorman ile birlikte, Orkun Dergisi'ni yeniden yayanlama hazırlıklarına girişti. 1 Mart 1998'de yayınlanan ilk sayısı göremeden, 26 Şubat 1998 2ünü, müessif bir trafik kazası sonunda, 82 yaşında iken fâni hayata vedâ etti. Cenâzesi, Fatih Camiinde kalabalık bir cemaatle kılınan öğle namazından sonra, Eyüpsultan ilçesindeki Piyer Loti Kabristanı'nda toprağa verildi.

İsmet Tümtürk; sabırlı, fedakâr, metanetli, soğukkanlı, gösterişsiz örnek bir ülkü eri idi. Herşeyin en mükemmelini yapmaya çalışır, çevresine iddiasız gibi görünürdü. Kendisine karşı katı, çevresindekilere ise hoşgörülü idi. Bütün titizliği kendisine ve iç dünyasına yönelikti. Türk Milliyetçiliği ülküsüne gönülden inanmıştı. Bu ülkü uğruna gençliğinden ilerlemiş yaşına kadar hayatının her safhasında fikren ve bedenen, yılmadan ve yorulmadan çalıştı, çalıştı. Ağır dergi paketlerini ve artık kâğıt bobinlerini kâh koltuğunun altında, kâh sırtında... bir hamal gibi taşırdı. O bu işleri yaparken, Türklük Ülküsü'nü sırtlandığının bilincindeydi. Yüksünmüyor, aksine gurur ve haz duyuyordu.

Türk Dili konusunda da çok titizdi. 2 Şubat 1998 tarihinde kaleme aldığı son yazısında: Cankurtarana ambülâns, mahsül veya ürün kelimeleri yerine rekolte, aşama ve safha yerine etap, akın yerine atak... denilmesini kınıyordu. Batı Trakya'mızdaki Dedeağaç şehrine Alexandropolis, Gülümcine'ye Komotini, Sakız Adamıza Kios, İstanköy'e Kos... denilmesinin yanlışlığına işaret ediyor, yazısını şöyle bitiriyordu: "Volga denilen ırmağın Türkçe adı: İdil'dir. Dinyeper: Tuna, Kırımdaki Sivastopol: Akyar'dır. Bunlar unutuldu. Milleti millet yapan unsurlarda tarihî hâtırâlar, tarihten gelen kıvançlar ve ümitler vardır.

yok YorumYorum yaz!Bağlantı

12/10/2007 - HİKMET TANYU

Hikmet Tanyu ( 09 Ocak 1918 - 11 Şubat 1992 )

Hikmet Tanyu, 9 Ocak 1918’de Ankara’da doğdu. Doğduğu kentte Gazi İlkokulu’nu ve Gazi Lisesi’ni bitirdi. Babasının ölümü üzerine öğrenimine ara vererek Kadastro Fen heyetinde memurluğa başlamak zorunda kaldı. Bu arada üç yıl süren vatan hizmetini yedek subay olarak tamamladı. Terhisinden sonra, İç işleri Bakanlığı’nın açtığı bir sınavı kazanarak, Mahallî İdareler Genel MüdürlüğüKöycülük bürosunda çalıştı. Buradayken Meskûn Mahaller Kılavuzu adlı eserin hazırlanmasıyla görevlendirildi. Türkçü hareketlere katıldığı bahanesi ile 29 Haziran 1944’te tutaklandı ve İstanbul’a götürüldü. Türkçülüğe yönelik devlet terörünün estirildiği o dönemde, “Irkçılık-Turancılık Dâvası”nın 24 (yirmidört) sanığından biri olarak tutuklandı, işkencelere maruz kaldı, yargılandı ve sonunda beraat etti. Bu olaylar yüzünden, öğrencisi bulunduğu Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin Felsefe Bölümü’nü 1948 yılında bitirebildi. Buna rağmen tabiî ve kanunî hakkı olan lise öğretmenliğine atanmadı. Pınarbaşı ve Kayseri’de ilkokul, Osmaniye’de ortaokul öğretmeni olarak çalıştırıldı. Daha sonra Ârifiye İlköğretmen Okulu’nda değişik derslerin öğretmenliğini yaptı. 1955 yılında, uzun mücadelelerden sonra, Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’ne “Dinler Tarihi” asistanı oldu. Doktorasını, 1955 yılında tamamladı. 1966 yılında doçent, 1973’te profesör oldu. 1960 yılında Almanya’da, 1962-1963 yıllarında İsrail’de, 1971-1972 yıllarında da Almanya, İngiltere ve Fransa’da ilmî incelemelerde bulundu. 1972 yılında üstlendiği Dinler Tarihi Kürsüsü başkanlığı görevini emekli oluncaya kadar sürdürdü. Ayrıca, 1977-1980 yıllarında A. Ü. İlâhiyat Fakültesi’nin dekanlığını yaptı. 1980’de başlayan emeklilik dönemini, ilmî çalışmalarını sürdürerek, yeni eserler yazarak ve bazı eserlerin yeni basımlarını hazırlayarak İstanbul’da (Heybeliada’da) geçirdi. Hakka yürüyüşü 11 Şubat 1992’dedir.

Yazı hayatına genç yaşında, milliyetçi dergilerde şiirler ve yazılar yayınlayarak başlayan Hikmet Tanyu, değişik dergi ve gazetelerde 300’ü aşkın makale yayınladı. Türkçülük, dinler tarihi, Türk tarihi, eğitim-öğretim, halk bilimi ve edebiyat ile ilgili 20 dolayında da kitabı yayınlandı. Başta Orkun olmak üzere, milliyetçi dergilerde çıkan bazı yazılarında Çivicioğlu, Çivicioğlu Ârif, A. Çivicioğlu iğreti adlarını kullandı.

Prof. Dr. Hikmet Tanyu, Türk milletinin yetiştirdiği değerlerden biridir. O, kimseden bir şey talep etmemiş, hiç kimsenin hatırı için de doğru bildiklerinden taviz vermemiş; 50 yıllık hizmet hayatını hep alnının teri ve hakkı ile elde etmiştir. Emekli olduktan sonra da ülküsünden, azminden ve çalışma şevkinden bir şey kaybetmemiş, kitapları kapatıp bir köşeye çekilmemiş; her güne, yeni bir şevk ve azimle başlamıştır.

Hikmet Tanyu, Türkiye’de Dinler Tarihi sahasında doktora yapan ilk akademisyendir. Dinler Tarihi’nin ilmî esaslara uygun gerçek ve saygın bir bilim dalı hâline gelmesinde emeği büyüktür.

Atsız - Sabahattin Ali dâvası vesile yapılarak Türk milliyetçiliği aleyhinde girişilen Haçlı seferi esnasında, Hikmet Tanyu, 29 Haziran 1944’te tutuklandı. İstanbul’a sevkedilen Tanyu, Emniyet Müdürlüğü Birinci Şubesinin nezarethanesindeki 14 numaralı hücreye kapatıldı. Hikmet Tanyu, bu hücrede altı ay kadar kaldı, daha doğrusu çile doldurdu.

3 Temmuz günü, o zamanlar Emniyet Umum Müdür Muavini bulunan Kâmuran Çuhruh’un huzuruna çıkarıldı. Türkçülere karşı çok zalim davranan Çuhruh, Ankara’daki gösteriler sırasında başvekile sövmüş olduğu tarzında bir takım hayâl mahsulü suçlamalarla Hikmet Tanyu’ya hücumlarda bulundu. Tanyu’nun bunları reddetmesi üzerine ise, yanında bulunan polis Muzaffer’e:

– Bunu at mutena hücreye de anlasın... emrini verdi. Mutena hücre, tabutluk denilen işkence odasının birinci şubedeki özel ismiydi. Ve Tanyu, bu emir üzerine 19 numaralı tabutluğa sokuldu.

Ayağa kaldırılmış birer tabuttan farkı olmayan bu işkence odaları, içleri madenî bir madde ile kaplı ve tavanları büyük ampullerle süslü (mutena hücre) lerdi. Tavanlarındaki 1500 mumluk ampuller, içine tıkılanın beynini pişirmek ve bu suretle suçunu (!) itirafa mecbur bırakmak vazifesini görürlerdi. Birinin numarası 19, diğerinin 20 idi. Hikmet Tanyu 19 numaralısına sokuldu ve o sıcak Temmuz ayının iki gününü, 3 ve 4 Temmuz gün ve gecesini, bu mutena hücrede geçirdi.

Tabutluğa 3 Temmuz sabahı koyulan Tanyu, ertesi gün akşam vaktine kadar orada -yemek yemesine de izin verilmeden- işkenceye maruz bırakıldı. Nöbetçi polislerin, çömelerek beklemesini tavsiye etmelerine karşı, o büyük bir kinle saatleri ayakta, hem de dim dik ayakta geçirmeyi tercih etti. Polisleri şaşırtan bu hareket,Hikmet Tanyu’nun Türklük, hak ve hürriyet için ölünceye kadar mücadele azmini kuvvetlendirmeye yaradı.

Hikmet Tanyu‘nun ifadesinin alındığı günlerde, Kâmuran Çuhruh da tahkikat odasında bulunmuş ve diğerlerinde yaptığı gibi sık sık söze karışmıştı. Hikmet Tanyu’nun haklı müdafaaları karşısında, yapmacık hareketlerle kızıp köpürüyor, bağırıyor, ağzına geleni söylüyordu. Tanyu’nun Atsız ile olan münasebetlerinden bahsettiği esnada da:

– Ulan, bu herif kim oluyor, diye gürlemitti, Kadastro’da Atsız’a yardım da ne demek?Aptal, hadi bakalım, şimdi o size yardım etsin sizleri buradan kurtarsın...

Tanyu’nun celâdetli sözleri karşısında bir aralık çok kızan Çuhruh:

– Ulan köpekler... Sizin sekizinizi de temizlerim!.. diye bağırmış ve tabancasını eline alarak bu tehdidi yapabilecek durumda bulunduğunu göstermek istemişti.

Tanyu, bu ifade odasında, ifade vermek değil, tehditlere göğüs germekle vazifeli imiş gibi bir vaziyetle karşılaşmış ve:

– Senin, burada sağlam dişin söküldüğünden haberin var mı?

– Seni aşağıda öldürtürsem ve doktor raporu ile de kalbden öldüğünü tevsik ettirirsem kim ne der?Bunu yapamaz mıyız?Seni kim arar sorar? gibi birbiri ardına yapılan hücumlara, tehditlere büyük bir sabır ve metanetle direnmitti.

Hikmet Tanyu, diğer Türkçülerle birlikte beraat kararı aldıktan sonra, yıllar süren bir uğraşma sonunda bu işkenceci şefler aleyhine dâva açmış ve onları sanık sandalyasına oturtmayı başarmıştır. 1944-1945 yıllarının o zilletli günlerinde, vatanlarını ve milletlerini sevmekten başka bir düşünceleri olmayan vatanseverlere kan kusturan, işkence yapan o insanlar, adaletin karşısında günahlarının hesabını verirken 1950 seçimlerinden sonra çıkarılan Af Kanunu imdatlarına yetişmiş ve Yargıtay aşamasındaki dâva durdurulmuştu. Ancak Hikmet Tanyu‘nun Türkçülük Dâvası ve Türkiyedeki İşkenceler adlı eseri, kanunun bağışladığı günahı vicdan mahkemelerinin huzuruna çıkarmak vazifesini görmüştür.

1 YorumYorum yaz!Bağlantı

12/10/2007 - FAZIL KÜÇÜK

Fazıl Küçük ( 14 Mart 1906 - 15 Ocak 1984 )

Dr. Fazıl Küçük 14 Mart 1906 tarihinde Lefkoşa'ya bağlı Ortaköy'de dünyaya geldi.

Dr. Küçük ilkokulu Haydarpaşa'da bulunan ve müdürünün adından ötürü, "Tarakçı Mektebi" olarak bilinen okulda tamamladı. Ardından Rüştiye'ye (ortaokul) diye bilinen ve Lise seviyesinde olan İdadiye devam etti. kaydoldu. İdadiyi bitirmesine iki yıl kala öğrenimini yarıda keserek geriye kalan kısmını İstanbul Özel İstiklal Lisesi'nde tamamladı (15 Ağustos 1926). İstanbul Dar-ül Fünun Tıp Fakültesinin birinci sınıfını başarı ile tamamladı. 12 Haziran 1929 tarihinde okul ile ilişkisini kesip, önce Fransa ve daha sonra İsviçre'ye giderek Lozan Üniversitesi'nde tıp öğrenimini tamamladı. Lozan kliniklerinde ihtisas görerek Dahiliye Mütehassısı oldu.1937 yılı Mayıs ayında Kıbrıs'a dönerek Lefkoşa'da serbest hekim olarak çalışmaya başladı.

Dr. Fazıl Küçük'ün, aktif siyasi hayata atılması, her ne kadar adaya döndüğü 1937 yılında başlarsa da, siyasi faaliyetleri daha gerilere 1931'e kadar uzanıyor. Üç kardeşin en küçüğü olan Mehmet Hüseyin Küçük, 21 Kasım 1961 tarihinde vefat etmiştir. Dr. Fazıl Küçük, daha bir üniversite öğrencisi iken, Türk Maarifinin İngiliz müdürler tarafından yönetilmesinde ısrar eden Kavanin Meclisi'nin Türk üyelerine karşı çetin bir mücadeleye girmişti.

Dr. Fazıl Küçük, bütün siyasi hayatı boyunca, gayretlerini Türk okulları ile Evkaf İdaresi'nin Türk halkına devredilmesi için, Sömürge Hükümeti'ni ikna etme üzerinde topladı ve sırasında onlarla açık mücadeleye girdi.

1931 yılında Rumların isyanı ardından ara verilen belediye seçimleri 21 Mart 1943'te tekrar yapıldığı zaman, Dr. Fazıl Küçük muhaliflerine karşı büyük bir zafer kazandı. Altı yıl Lefkoşa Belediye Meclis Üyesi olarak görev yaptı.

Dr. Fazıl Küçük, zamanın tek Türk gazetesi olan "SÖZ"de toplum sorunları hakkında kendi görüşlerini belirten birçok yazı yayınladı. 1941'de "SÖZ" gazetesi yayınını durdurduktan sonra halkının haklarını savunmak, bunlar için mücadele etmek ve halkı bilinçlendirmek amacıyla 14 Mart 1942'de kendi gazetesi olan "HALKIN SESİ"ni yayınlamaya başladı.

18 Nisan 1943'te oluşturulan Kıbrıs Adası Türk Azınlığı Kurumu (KATAK)'nun kurucuları arasındaydı. Daha sonra KATAK'tan ayrılarak, 23 Nisan 1944'te Kıbrıs Milli Türk Halk Partisi'ni (KMTHP) kurdu. Dr. Fazıl Küçük'ün partisi kısa sürede birçok yerleşim yerinde şubeler açtı. Parti programındaki ana hedeflerden biri de adanın Yunanistan'a ilhakını (ENOSİS) önlemekti. Kıbrıs Milli Türk Halk Partisi, 23 Ekim 1949 tarihinde KATAK ile birleşerek Kıbrıs Milli Türk Birliği Partisi adı altında yeniden yapılanmıştır. Dr. Fazıl Küçük, oyçokluğuyla bu yeni oluşumun da başına getirilmişti. Dr. Fazıl Küçük, ayrıca Kıbrıs Türk İşçi Birlikleri ile Rumlardan ayrı meslek birliklerinin kurulmasını teşvik etti.

Dr. Küçük, daha sonra iktisadi kalkınmada önemli bir rol oynayacak olan Evkaf İdaresi'nin Türk halkına devredilmesini sağlamak amacıyla 29 Kasım 1948 tarihinde, bütün kasaba ve köylerden gelen halkın katıldığı büyük bir miting düzenledi. Bu mitingte polislerle küçük bir çatışma oldu ve bunun neticesi olarak İngiliz Sömürge Hükümeti, Türk halkının kendi meselelerine müdahale edilmesine artık izin vermemeye azimli olduğunu anladı. Dr. Küçük'ün gayretleri, işte bu noktadan sonra sonuç vermeye başladı. Şeriye Mahkemeleri kaldırılarak, yerine Türk Aile Mahkemeleri kuruldu. Müftülük makamı tekrar canlandırıldı. İngiliz Sömürge Hükümeti, Türk Tali Okullarını ve Evkaf'ı Türk halkına devretti.


1954 yılından sonra, Kıbrıs'ın uluslararası ilgiyi çeken bir konu haline gelmesiyle, Dr. Küçük İngilizlere ve Rumların "ENOSİS" taleplerine karşı mücadelesini hızlandırmış ve 15 Ağustos 1955 tarihinde, partinin ismi kongre kararı ile "Kıbrıs Türktür Partisi" şeklinde değiştirilmişti.

Dr. Fazıl Küçük, 1 Nisan 1955 tarihinde EOKA'nın Kıbrıs'ta kanlı terör eylemlerini başlatmasının ardından, Kıbrıs Türk halkının EOKA'ya karşı direnmek için Kıbrıs Türk Mukavemet Birliği (KITEMB) adlı örgütü kurdu. Bu konuda, Rumlar tarafından tehdit edildi (Halkın Sesi Gazetesi sayı:3744-5 Temmuz 1955). Ardından örgütü sessizce dağıtırken, 1955 yılı Eylül ayında gizlice Volkan teşkilatını kurdu.

Dr. Küçük, yine 1955 yılında Türkiye, Yunanistan ve İngiltere Dışişleri Bakanları arasında yapılan üçlü konferansı izlemek üzere, diğer iki Türk delege ile birlikte Londra'ya gitti. Bu münasebetle Londra'daki Kıbrıslı Türkler tarafından 4 Eylül 1955'te düzenlenen ve 5 bin kişinin katıldığı Trafalgar Meydanı'ndaki büyük mitingte bir de konuşma yaptı.

Dr. Küçük, mücadelenin en zor günleri olan 1958 yılında Türkiye'ye gitti ve Kıbrıs ile ilgili olarak Türkiye'nin her tarafında düzenlenen büyük mitinglerde, Kıbrıs Türklerinin davasını müdafaa eden konuşmalar yaptı. Mücadelenin Türkiye'de benimsenmesine yardımcı oldu. Aynı yılın Kasım ayında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nda yapılan Kıbrıs görüşmelerini izlemek üzere New York'ta bulundu. Kıbrıs Türk halkının tezini dünyaya tanıtmak amacıyla "Halkın Sesi" gazetesini ayrıca İngilizce olarak da yayınladı.

Dr. Fazıl Küçük, Zürih'te Türk ve Yunan başkanları arasında varılan anlaşma üzerine, 17 Şubat 1959'da Londra'da yapılan konferansta Kıbrıs Türk halkını temsil etti ve iki gün sonra varılan anlaşmayı halkı adına imzaladı.


KIBRIS CUMHURİYETİ VE İLK CUMHURBAŞKANI MUAVİNİ

Kıbrıs Cumhuriyeti kuruluş anlaşmalarına göre Cumhurbaşanı Rum olurken, Cumhurbaşkan Yardımcısı ise Türk olacaktı. Kıbrıs Türk halkı O'nu bir kurtarıcı olarak gördüğünden 3 Aralık 1959'da rakipsiz olarak Kıbrıs'ın ilk Cumhurbaşkan Muavini seçti.

1962 yılı Temmuz ayından Aralık ayına kadar kırsal bölgelerin sorunları konusunda uzman bir ekiple birlikte, bütün Türk köyleri ile bazı Rum köylerini ziyaret etti ve bu gezilerini tamamladıktan sonra ayrıntılı bir rapor hazırlayarak, suretlerini sorumlu hükümet makamlarına gönderdi.

Rumların 21 Aralık 1963 tarihinde Türklere karşı başlattıkları saldırıların ardından oluşturulan Genel Komite'nin başkanlığını yaptı. 27 Aralık 1967 tarihinde kurulan Geçici Kıbrıs Türk Yönetimi'nde başkanlığa getirildi.

Dr. Fazıl Küçük, 18 Şubat 1973 tarihinde Cumhurbaşkan Muavinliği'nden ayrılarak, yerini Rauf R. Denktaş'a bıraktı. Ancak gazetesindeki mücadeleyi sürdürerek, Halkın Sesi'ni Kıbrıs Türkü'nün davasına bayrak yapmaya devam etti. Siyaset hayatını sürdürdü. Halkın haklı taleplerini savunmaktan geri kalmadı. Dr. Küçük, 1980'li yılların başında rahatsızlandı ve iki-üç yıllık hastalık döneminde de Halkın Sesi'nde makaleler yazıp çeşitli sorunlarla ilgili görüşlerini sunuyordu.

Dr. Küçük, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin kurulmasını büyük bir sevinçle yaşadı. Ölümünden önce verdiği son demeçte de, hastalığının geçtiğini söylüyor ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin kurulmasını görmesi ile hayata yeniden kavuştuğunu vurguluyordu.

Dr. Fazıl Küçük, 15 Ocak 1984 tarihinde tutulduğu hastalıktan kurtulamayarak tedavide bulunduğu Londra'da, 78 yaşında hayata gözlerini yumdu.

yok YorumYorum yaz!Bağlantı

12/10/2007 - EBULFEYZ ELÇİBEY

Ebulfeyz Elçibey ( 1938 - 22 Ağustos 2000 )

ELÇİBEY, ELÇİBEY'İ ANLATIYOR

Bütün gücümü talebeler arasında millî şuurun uyanmasına yönelttim. Hiç kimseye de hesap vermiyordum. Çok şeyleri yakın dostlarımdan bile gizliyordum. Üçerli beşerli, yedişerli ve dokuzarlı gruplar kurdum.

Biri bizi sattı. 15 Ocak 1975'te tutuklandım. 1,5 yıl hapiste kaldım. Ben hiç bir hoca ve talebeyi (hattâ KGB ajanlarını da) suçlu saymıyordum. Bir düşmanım vardı, emperyalizm! Geri kalanlar onun zavallı hizmetçileri idi!

1938 yılının Haziran ayında Azerbaycan'ın Ordubad vilâyetinin Keleki köyünün "Halil Yurdu" denilen yaylasında doğmuşum.

Babam "Kadirkulu Aliyev Merdan oğlu." Rus-Alman Savaşı'nda (İkinci Dünya Savaşı) askerde ölmüş. Annemin adı da Mehrinisa'dır.

Onu biliyorum ki, ben Türk'üm. Belki de bende daha çok Şamanlık izleri var. Sakinliğimden hissediyorum ki, Oğuzlar'danım; arada sırada öfkelendiğimde diyorum ki, Kıpçaklar'danım.

Yedinci sınıfa kadar Unus 7 Yıllık Mektebi'nde okuduktan sonra Ordubad 1 Numaralı Şehir Orta Mektebi'ne devam ettim. O zamanki köy çocuklarının hayatında olduğu gibi ben de şunları yaşadım: Çoğu zaman kevenlerin, sürgünlerin, kangalların içerisinde çoğumuz yalın ayak geziyorduk. Mektebe de yalın ayak giderdik. Komşumuz olan Unus adında bir köy var, orada yedi yıllık mektepte birinci sınıftan yedinci sınıfa kadar okudum (bizim köyde mektep yok idi).

Yedinci sınıfı bitirene kadar en büyük arzum hekim olmak idi. Sekizinci sınıfta tarih ilmine meylim arttı, cemiyeti kavramak bana daha çok ilgi çekici geldi ve Marks'ın "Kapital"ini okumağa başladım. Bize şöyle propaganda etmişlerdi. Güyâ, "Kapital" dünyanın en büyük şâheseridir. O vakitler "Kapital"i okuduğumda çok fazla anlayabilmiş değildim. Hocalarım ve talebe arkadaşlarım bana haklı olarak istihzâ ile baktılar.

Küçük yaşlarımdan itibaren oruç tutuyordum (gizli gizli oruç tuttuğumu hocalarım bilsin istemiyordum), arada bir annem ile yan yana namaz da kılıyordum.

Onuncu sınıfta Azerbaycan Devlet Üniversitesi'nde (şimdiki Bakü Devlet Üniversitesi'nde) Şarkiyat Fakültesi'nin açılacağını duydum. Nizamî, Hakanî, Fuzulî ve başka şairlerimizi doğru anlamak maksadıyla bu fakülteye hazırlandım. 1957'de Üniversitenin Şarkiyat Bölümü'ne (o vakit Filoloji Fakültesi'nin bünyesinde idi) Arap Filolojisi sahasına kaydoldum.

II. ve III. sınıflarda okurken tarihî-siyasî meseleler beni daha çok meraklandırdı. Az çok, hayata gençlik bakışımla gördüm ki, halkımız bir felâket içerisinde yaşıyor. Ben Güney Azerbaycan faciasını sekiz yaşında görmüşüm, duymuşum. O zaman bilmiyordum ki, tarihin hangi yılıdır. Sonra bildim ki, bu 1946 yılıdır. Gece yarısı Araz'a atlayıp (Allah bilir pek çokları boğulmuştu) kuzeye geçen fedâiler-erkekler, kadınlar, kızlar gelip; bizim Keleki köyüne çıkıyorlardı; geceleri kapımız dövülürdü, açardık...bin bir eziyet çekmiş insanlar... Bir iki gün geçmezdi, hükümet memurları gelip onları bir yerlere götürürlerdi. Ben anama soruyordum: Bu adamlar kimdir, bu teyze niye ağlıyor, bu çocuğun babasını kim öldürmüş? Niye elbisesi kanlıdır? Hafızamda şu sözler daha çok kalmış: "Ne bileyim? Bedbahttırlar, kardeş kardeşi öldürmüş. Bizimkiler gitti muharebede kırıldı, bu bedbahtlar da birbirini kırıyor. Hitler'in Allah belâsını versin. Stalin'in de bıyığı yerde kalsın!". Bu sözler ömrüm boyu benim kulağımda çınladı. Büyüdükçe ben de herkes gibi her adım başı haksızlığa hedef oldum. Ayıldığımızda gördüm ki, büyük, ulu bir halk millî felâket içerisinde çabalıyor.

Çocukluğumda bana şaka ile "millet" diyorlardı, şakaya alıyorlardı. Üniversitede de bâzen "Millet" diyorlardı. Sonra ben düşündüm ki, ben kimim, neci olmalıyım... "Milletçi" sözünün kökü Arapça'dır. Düşündüm ki, Türk sözü kullanmalıyız; bu sözün yerine "Elçi" sözü uygundur. "Milletçi" sözü yerine "Elçi" sözünü kullanalım.

1962'de üniversiteyi bitirdim. 7-8 ay staj yaptıktan sonra biz, 5-6 arkadaşı, Assuan Barajı'nın yapıldığı Mısır'a mütercim olarak gönderdiler.

Azerbaycan'a dönünce bütün gücümü talebeler arasında -millî şuurun uyanmasına yönelttim. Hiç kimseye de hesap vermiyordum. Çok şeyleri yakın dostlarımdan bile gizliyordum. Üçerli beşerli, yedişerli ve dokuzarlı gruplar kurdum. Her grupla da kendim meşgul oluyordum. Bu, çok vakit ve güç istiyordu.

Artık cemiyetlerimiz vardı; üçerli, beşerli, yedişerli, dokuzarlı. Ayrı ayrı gruplar kurmuştum ki, bir biri ile alâkası olmasın. Çünkü bilirdim ki, çabuk iliştirirler.

Nitekim, biri bizi sattı. 15 Ocak 1975'te tutuklandım. 1,5 yıl hapiste kaldım.

Ben hiç bir hoca ve talebeyi (hattâ KGB ajanlarını da) suçlu saymıyordum. Bir düşmanım vardı, emperyalizm! Geri kalanlar onun zavallı hizmetçileri idi! Benim bu zavallı generallere ve subaylara da kalbimde acıma uyanırdı. Benim işim zâlim emperyalizme karşı mücadele idi; satkınlara tarihin kendisi cezâ verecekti ve verdi de.

Geç evlenmemin de sebebi şu idi: Arkadaşlarla anlaşmıştık ki, yakalanacağız, onun için aile kurmayalım. Öyle de oldu, yakalandık. Sonra meselenin kökü döndü. Bâzı adamlar meydandan kaçmak için kendilerine bahane gösteriyorlardı. Diyorlardı ki; Ebülfez'e göre ne var -bekârdır, ailesi yok, çoluk çocuğu yok. (Şimdi bir kızı Çilenay; bir oğlu: Ertuğrul var). Onun için kolaydır, senin ise ailen var, çoluk çocuğun var. Böyle deyip pek çok kimse meydandan ayrılıyordu. Ona göre de düşündüm ki, biz de aile kurmalıyız. Eğer bu yolda yürüyorsak aile de kurban olsun, çoluk çocuk da kurban olsun. Bunu sadece biz yapmamışız, bizden önce yüzlerce örnek var. Mehmed Emin Resûlzadeler'in yanında biz kimiz.

Hayatımda en hoş günlerden biri 1989'un 16 Temmuzunda Azerbaycan Halk Cephesi'nin kurulması ve ona başkan seçilmemdir.

En ağır sarsıntılarım: 20-23 Ocak 1990, Daşaltı ameliyatı, Hocalı faciası, Şuşa ve Laçın hıyâneti...

En çok müteessir olduğum şey dostlarımı kaybetmektir (bütün mânâlarda).

Sevgim- millete!
Vurgunluğum- istiklâle ve adâlete!
İtaatim- hocalarıma!
Borcum-dostlarıma ve meslekdaşlarıma!
Nefretim- yalancılara ve yüzsüzlere!..

BUNLAR DA ANLATMADIKLARI

Azerbaycan Halk Cephesi Başkanı Ebülfez Elçi Bey, 6 Haziran 1992 tarihli seçimlerde % 63'lük bir çoğunlukla Azerbaycan Cumhuriyeti'nin ilk Cumhurbaşkanı seçildi.

Ancak, onun katıksız bir Türkçü olması ve büyük Türk birliği (Turan) ülküsünü savunması, Rusya'yı rahatsız etti. Ajanları vasıtasıyla tertiplediği bir darbe sonucu, Elçibey'in iktidardan uzaklaştırılmasını sağladı.

Ebülfez Elçibey, kardeş kanı dökülmesini önlemek için, doğduğu yere, Nahcıvan'daki Keleki Köyüne çekildi. Uzun yıllar orada yaşadı. Nihayet 1997'de Bakü'ye döndü. Siyasî mücadeleye yeniden başladı. Ancak, bu mücadeleyi demokratik yöntemlerle yürütmek imkânsızdı. Cumhurbaşkanlığı seçimini boykot etti. İlmî ve fikrî çalışmalarını sürdürdü.

2000 yılı başlarında hastalanınca Türkiye'ye geldi. Önce Hacettepe, sonra GATA hastanelerinde tedavi edildi. Fakat, amansız hastalığın pençesinden kurtarılamadı. 22 Ağustos Salı sabahı hayata gözlerini yumdu.

Mekânı cennet olsun! Adı bin yaşasın! İlerde yetişecek genç Elçibeyler, onun hâtırasını ve ülküsünü mutlaka canlı tutacaklardır.

Ebülfez Elçibey'in aziz şahsiyetine en anlamlı saygı duruşu budur.

yok YorumYorum yaz!Bağlantı

<- Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

Türk Yiğitleri

Links

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Arkadaşlarım
e-posta

Kategoriler

Arkadaşlarım

asilmillet
sedatreisvatansever
turkislamulkuculeri
alikinik
ulkucusamet
saclariniz
medyayorum
webmasterkaynaklari
rockunya
farenjitnedir
turkmenkizi23
kutludilek
teknikpcdersleri
yalnizkurtunotagi
kesintisizguckaynagi
fiberoptikci
tegin1

Alemde Şer, OĞUZ'da Er Tükenmez!